Küçükken annemin gençlik fotoğraflarına bakmaya
bayılırdım. İspanyol paça pantolonlar, kalın kemerler, kabarık etekler, deri
ceketler, espadriller, kalın saç bantları, kalın gözlükler, zarf çantalar...
Modası geçti diye düşündüğüm tüm kıyafetler birer birer tekrar moda oldu ve hepsini ben de giydim. Moda neden sürekli kendini tekrar eder ki..
Ancak merakımı detaylıca gidermek için bu konuda yazılmış birkaç tez okudum. Hepsinin ortak noktası, moda kendini yenileyerek tekrar eder, asla bir önceki versiyonu ile birebir aynı haliyle tekrar ortaya çıkmaz.
Önce modanın nasıl oluştuğuna bakalım. Temel konu modacıların ilham kaynakları. Tasarımcılar, kendilerini güncel tutmak için geçmiş tarihli fotoğraflardan, sanat eserleri ve diğer görsel sanatlardan besleniyorlar. Özellikle popüler kültür üzerinde en büyük etkisi olanlar; filmler ve diziler. Bunun için, filmdeki karakterin, insanların kendisi ile özdeşleştirebileceği biri olması kilit nokta. En güzel örneği Breakfast at Tiffany's. 1961 yapımı film, " Her kadının gardrobunda siyah bir elbisesi olması gerektiği" fikrini moda tarihine kazımış. . E bir de 50 yıl sonraki jenerasyonun -bizim- bile hayran olacağımız Audrey Hepburn'in dişiliğini hayatımıza sokmuş. Ki aslında “tarz ”dediğimiz şeyin ta kendisi.
Modası geçti diye düşündüğüm tüm kıyafetler birer birer tekrar moda oldu ve hepsini ben de giydim. Moda neden sürekli kendini tekrar eder ki..
Başlangıç olarak; Freud amcamıza göre; her konuda payı
olan electra ve oedipus kompleksinin bu konuya da etkisi olduğunu belirtmeden
geçemeyeceğim. Kendisi der ki : “ Modanın tekrarı temel olarak Oedipus ve
Electra kompleksine dayanır. Küçükken hepimiz ebeveynlerimiz gibi görünmek
isteriz ve gençlik çağlarımızda da (20 yıl kadar sonra ) onların tarzını
kopyalarız. Dolayısıyla her trend 20 yıl sonra kendini tekrar edecektir. ….”
Ancak merakımı detaylıca gidermek için bu konuda yazılmış birkaç tez okudum. Hepsinin ortak noktası, moda kendini yenileyerek tekrar eder, asla bir önceki versiyonu ile birebir aynı haliyle tekrar ortaya çıkmaz.
Önce modanın nasıl oluştuğuna bakalım. Temel konu modacıların ilham kaynakları. Tasarımcılar, kendilerini güncel tutmak için geçmiş tarihli fotoğraflardan, sanat eserleri ve diğer görsel sanatlardan besleniyorlar. Özellikle popüler kültür üzerinde en büyük etkisi olanlar; filmler ve diziler. Bunun için, filmdeki karakterin, insanların kendisi ile özdeşleştirebileceği biri olması kilit nokta. En güzel örneği Breakfast at Tiffany's. 1961 yapımı film, " Her kadının gardrobunda siyah bir elbisesi olması gerektiği" fikrini moda tarihine kazımış. . E bir de 50 yıl sonraki jenerasyonun -bizim- bile hayran olacağımız Audrey Hepburn'in dişiliğini hayatımıza sokmuş. Ki aslında “tarz ”dediğimiz şeyin ta kendisi.
Buradan yola çıkarak, dönem dizileri, geçmişte yaşanan olayları konu alan
filmler de modanın tekararına neden oluyor. Ünlülerin, eski bir trendi, kırmızı
halıda giymesi de buna benzer bir örnek olarak verilebilir.
Bir de eskimeyen modalar var. Yani aslında kendini tekrar etmekten öte, hafızalardan hiç silinmeyen tarzlar.Hippilik gibi. 1960’larda sistemi protesto den gençlerin özgürlük, sevgi ,doğa gibi kavramlar üzerine temelini attığı felsefe akımı, peşinde kendi modasını da yarattı. Yırtık kotlar, püsküllü ayakkabı ve çantalar, kovboy çizmeleri desenli bol elbiseler, tayt ve pantolonlar, geniş şapkalar ,sandaletler,mkolyeler, halhallar, geniş şapkalar, kocaman güneş gözlükleri, saç bantları, süet ve püsküllü kıyafet, ayakkabı ve çantalar, kovboy çizmeleri. Hemen her dönemin modasında kullanılan parçalar. Çünkü felsefesinde özgürlük yatan akımın, modası da özgür. Rahat ve salaş. Dolayısıyla vazgeçilmez.
Daha global bakacak olursak da, aslında her şeyin olduğu gibi, modanın da yönünü belirleyen sermaye. Endüstrinin izlediği yolu moda da izliyor. Deri sektörü atılım yaptığında kıyafetlerimizde deri parçalar görüyoruz. Ucuz ulaşılan hammaddeler, kıyafetlerde daha çok kullanılıyor. Modanın sabit kalması tekstil sektörünün durması anlamına geldiğinden modanın devamlı olarak değişmesi ve kendini yenilemesi gerek. Tasarımcıların üretkenliğinin de bir sonu var. Geriye dönmeden, var olan akımlardan faydalanmadan sıfırdan trend üretmek çok da kolay olmasa gerek..
Bir de eskimeyen modalar var. Yani aslında kendini tekrar etmekten öte, hafızalardan hiç silinmeyen tarzlar.Hippilik gibi. 1960’larda sistemi protesto den gençlerin özgürlük, sevgi ,doğa gibi kavramlar üzerine temelini attığı felsefe akımı, peşinde kendi modasını da yarattı. Yırtık kotlar, püsküllü ayakkabı ve çantalar, kovboy çizmeleri desenli bol elbiseler, tayt ve pantolonlar, geniş şapkalar ,sandaletler,mkolyeler, halhallar, geniş şapkalar, kocaman güneş gözlükleri, saç bantları, süet ve püsküllü kıyafet, ayakkabı ve çantalar, kovboy çizmeleri. Hemen her dönemin modasında kullanılan parçalar. Çünkü felsefesinde özgürlük yatan akımın, modası da özgür. Rahat ve salaş. Dolayısıyla vazgeçilmez.
Daha global bakacak olursak da, aslında her şeyin olduğu gibi, modanın da yönünü belirleyen sermaye. Endüstrinin izlediği yolu moda da izliyor. Deri sektörü atılım yaptığında kıyafetlerimizde deri parçalar görüyoruz. Ucuz ulaşılan hammaddeler, kıyafetlerde daha çok kullanılıyor. Modanın sabit kalması tekstil sektörünün durması anlamına geldiğinden modanın devamlı olarak değişmesi ve kendini yenilemesi gerek. Tasarımcıların üretkenliğinin de bir sonu var. Geriye dönmeden, var olan akımlardan faydalanmadan sıfırdan trend üretmek çok da kolay olmasa gerek..

Aslında moda denilince aklıma hep The Devil wears Prada filminde Miranda Priestly ve Andy Sachs arasındaki şu diyalog gelir ...
YanıtlaSilMiranda Priestly: [Miranda and some assistants are deciding between two similar belts for an outfit. Andy sniggers because she thinks they look exactly the same] Something funny?
Andy Sachs: No. No, no. Nothing's... You know, it's just that both those belts look exactly the same to me. You know, I'm still learning about all this stuff and, uh...
Miranda Priestly: 'This... stuff'? Oh. Okay. I see. You think this has nothing to do with you. You go to your closet and you select... I don't know... that lumpy blue sweater, for instance because you're trying to tell the world that you take yourself too seriously to care about what you put on your back. But what you don't know is that that sweater is not just blue, it's not turquoise. It's not lapis. It's actually cerulean. And you're also blithely unaware of the fact that in 2002, Oscar de la Renta did a collection of cerulean gowns. And then I think it was Yves Saint Laurent... wasn't it who showed cerulean military jackets? I think we need a jacket here. And then cerulean quickly showed up in the collections of eight different designers. And then it, uh, filtered down through the department stores and then trickled on down into some tragic Casual Corner where you, no doubt, fished it out of some clearance bin. However, that blue represents millions of dollars and countless jobs and it's sort of comical how you think that you've made a choice that exempts you from the fashion industry when, in fact, you're wearing the sweater that was selected for you by the people in this room from a pile of stuff.
@fırın
YanıtlaSil"Devil wears Prada " benim için de moda/tasarım dünyası hakkında yspılmış en güzel filmlerdendir. Bir de Moda'nın kendini Tekrarını birebir görmek isterseniz "Almost Famous " u izlemenizi tavsiye ederim. 70 lerde geçen filmde kullanılan tüm kıyafetler sonrasında en az birkez daha moda sayfalarında boy gösterdi.