Powered By Blogger

26 Şubat 2015 Perşembe

Montessori Eğitimi

Bir blogger ve Montessori annesi olarak bu konuda yazmadan duramadım. Türkiye'de uzun yıllardır Montessori eğitimi veren kurumlar var ancak ismi son yıllarda duyulmaya başlandığı için çocuğu olmayan insanların bile oldukça merak ettiği bir konu olduğunu fark ettim.
Montessori Eğitimi, her çocuğun özel ve farklı olduğundan yola çıkarak, çocuğa  kendi kendine yetebilmeyi öğretmek, soyut kavramları somut materyaller ile vermek gibi prensipleri temel alan, İtalyan eğitimci Maria Montessory tarafından geliştirilmiş olan okul öncesi eğitim türüdür.
Benim şahsi kanım ilk ve ortaokulda da devam ettirilmesi gerektiği yönünde. Çünkü bizim geleneksel eğitimimizin ezbere dayalı olduğu aşikâr. Montessori eğitiminin temelinde çocuğa kavramları anlayacağı şekilde somutlaştırarak öğretmek yer alıyor ki, beni anaokulu tercihinde en çok etkileyen nedenlerin başında bu geliyor.Örnek vermek gerekirse; matematik dersinde 6x3 ü öğretirken 6 dikey, 3 yatay sıra boncuk alınarak çocuğa saydırılarak çarpma işleminin mantığı öğretiliyor. Sonra yer değiştirilerek 3x6 nın da aynı rakam olduğu anlatılıyor.
Başka bir örnek;  sayıların büyüklüğünün ve basamakların öğretilmesi için 1000 lik 100 lük 10 luk boncuk serileri kullanılıyor.
Sözel derslerde de; her haftanın ya da ayın tarihle de uyumlu olan bir konsepti var. Mesela , sonbaharda turşu ve reçel yapıyor, sonbahar gelince doğada olan değişiklikleri izliyorlar.
Maria Montessory'nin geliştirdiği modele göre, her çocuk kendine has bir bireydir ve kişisel gelişimi ona özel metotlarla, özgür bırakıldığı ortamda kendi tercihleri ile sağlanmalıdır. Ancak takdir edersiniz ki gerçek Dünya'da anaokullarında bu ortamın her çocuk için ayrı ayrı sağlanması çok olası değil.
Bazı Montessori okullarında tüm yaş grupları aynı sınıfta ders alıyor.(Gerçek Montessori eğitiminde yöntemin bu olduğu iddia ediliyor.) Ancak bizim okulumuzda her yaş grubu ayrı sınıflarda eğitim görüyor ve zaman zaman tüm yaş grupları bir araya geliyor.
Nehir henüz 39 aylık. 24 aylıkken Montessori eğitimi veren bir anaokuluna başladı. Ben sizlerle bu süreçte öğrendiklerimi paylaşacağım. Evde de uygulanabilecek öneri ve yöntemler. Asıl Montessori araçları 3 yaş üstü ders gruplarında kullanılmaya başlanıyor. Dolayısıyla aşağıda anlatacaklarım benim 3 yaş altı için tecrübelerimi içeriyor.
·                     Montessori eğitimi bu yaş aralığında özellikle küçük kas gelişimine inanılmaz önem veriyor. Bunu desteklemek için yapabilecekleriniz:
*   Oyun hamuru ile avucunu açıp kapatmasını sağlamak
*   Makas kullanımı
*   Kâğıt yırtma
*   Bezle masa sehpa silme vb el ve parmak kullanımının yoğun olduğu aktiviteler
·                     Küçük kas gelişimi yanında büyük kas gelişimi de temel hedefler arasında. Bunun nedeni büyük kas gelişiminin zihinsel gelişim ile paralel olması. Büyük kas gelişimindeki eksiklik denge sorunlarına ve ilerleyen dönemde çeşitli nörolojik ve psikolojik sorunlara neden olabiliyor. Bu nedenle denge çalışmalarının insan psikolojisindeki yerinin çok önemli olduğu vurgulanıyor.

Çocukların bu konuda gelişimini desteklemek amacı ile okulda uzun ince sopalar üzerinde cambazlık yapıyorlar.

Bize de başlangıçta scooter daha sonrada kaykay kullanmamız önerildi.

·                     Yine büyük kas ve kaba motor becerilerinin gelişimi için çocuğun hareket düzeyinin sınırlanmaması, maksimum adrenalini salgılayacağı aktivitelerde bulunmasının (tehlikeleri de göz ardı etmeden) engellenmemesi

*  Yüksek bir kaydıraktan kaymak, salıncakta hızlı sallanmak

Tırmanmak, zıplamak, atmak, çekmek gibi aktiviteler.(Okulun spor salonunda tırmanma duvarı, zıplama minderi gibi spor aletleri ile gün içinde egzersiz yaptırılıyor.)
·                     Çocuğun mümkün olduğunca kendi işini kendisinin yapması bekleniyor. (Gerekiyorsa sizin desteğiniz ile tabi)
Ayakkabısını kendisinin giymesi 

Yemeğini dökerek de olsa kendisinin yemesi (Çatal kaşık kullanımı aynı zamanda küçük kas gelişiminde de yardımcı)

Kendi yemek tabağını kaldırması (Okulda bütün çocuklar tabak ve bardaklarını masadan kaldırıp mutfağa götürüyorlar)

·                     5 duyu organının maksimum ölçüde kullanılması tavsiye ediliyor. Bunun için,

Değişik dokulara dokunması ve çıplak ayakla değişik dokuları hissetmesi

Farklı türden tatları test etmesi (Baharatlar, farklı ülkelerin yemekleri vb)

Değişik kokuların denenmesi

Kaliteli ve farklı türde müzik dinletilmesi

Farklı uyaranlar içeren görsellere dikkatinin çekilmesi

Farkı dillerde konuşarak kulak aşinalığı sağlanması
gibi önerilerde bulunulabilir.

·                     Tüm diğer çocuk eğitimi yöntemlerinde olduğu gibi bilgisayar cep telefonu ve televizyon kullanımı günde maksimum 15 dakika ile sınırlanmalı. Çünkü çocuğun dış Dünya'ya adaptasyonunu zorlaştırıyor. (Daha bilimsel açıklaması: sinir hücreleri arasındaki bağlantıyı zayıflatıyor.)

·                     Çocuğun doğa ile bağlantısının en yüksek seviyede olması hedefleniyor. Bitki ve ya hayvan bakımı gibi sorumluluklar verilmesi oldukça motive edici

·                     Özgüven gelişimi içi çok sık kalabalık topluluk önünde sunumlar yapılıyor.
·                     Çocuğun gelişimine ek olarak ailenin de Montessori konusunda bilinçlendirilmesi için toplantı yapılıyor ve velilere bilgilendirme e-mailleri gönderiliyor.

·                     Bilinenin aksine çok ağır bir disiplin söz konusu değil. Sadece çocuğun kendi işini kendisinin yapması konusunda oldukça katılar. Ancak okulda öğretmenleri devamlı olarak çocukları öperken, sarılırken görebilirsiniz. Bu da Montessori eğitiminin ‘sevgi ile büyütülen çocukların hayatlarında daha sağlıklı olduğu’ savına bağlı olarak geliştirilmiş ki geleneksel eğitimden çok da ayrıştığı söylenemez.
Eğer bu yazıyı Google’dan Ankara'da Montessori eğitimi veren okul araştırırken bulduysanız ısrarla okulun adını beklediğinizi tahmin ediyorum. Bizim okulumuz “Sihirli Bahçe Montessori Anaokulu”. Genel anlamda memnun olduğumuzu ve Nehir’e çok şey kattığını söyleyebilirim. Ankara’da okul arayışında iseniz, Montessori konusunda iddialı olan bir diğer okul da “İlk İz Yuva Montessori Okulu”.     

17 Şubat 2015 Salı

Özgecan Aslan ve "Biz"



Olayı duyduğum andan itibaren dağıldım, kabullenemiyorum, affedemiyorum. Hala deli gibi haberlere bakıyorum yarım saatte bir, Belki içimi soğutacak bir şey okurum diye. Sanki Özgecan ölmedi de , iyileşecek haberini alacağım. Katillerin yakalandığını duymak içimi rahatlatır sanmıştım. Öyle olmadı .


Bu toprakların kadınlarının ne çok travması varmış meğer. Özgecan hepimizin bilinçaltında yaşadığı korkuların ve baskıların ortaya çıkmasını sağladı. Ve ne acı ki hepimiz mağdurmuşuz. Ben kendi adıma şunu fark ettim ; asla özgür olmamışım. Hep bu korkularla kendimi kısıtlamışım. ( Yalnız taksiye binme, geç saatlerde dışarıda yalnız kalma vs) yazık ki korkularımda da haklıymışım, .Şu anda en büyük travmam kızım. Onu nasıl koruyacağımı bilemiyorum ve gerçekten gelecek konusunda endişeliyim. Bunun sosyolojik olarak hesaplanmış bir süresi var mıdır bilmiyorum ama bir toplumun belli bir konuda , bugün harekete geçse dahi düzelmesi on yıllar alır diye düşünüyorum. Bizim çocuklarımız da bizim yaşadıklarımızı yaşayacaklar korkarım ki.


Özgecan' a yapılanın tartışılacak bir yanı yok zaten ama hiçbir insanın bir diğerinin, hayatını korkularla yaşamasına sebep olmaya hakkı olmadığını anlayacak erkeklerin yüzdesi nedir sizce?

11 Şubat 2015 Çarşamba

Sıcak Şarap ve Girls' Night In


Kızsal ev organizasyonlarımın vazgeçilmezidir sıcak şarap kış aylarında.
2 ayrı tarifim var. Tariflerdeki tek fark kullanılan meyve suyu. Benim favorim mürdüm eriği suyu ile hazırlanan. Ancak her zaman hazırda bulunması kolay değil. Vişne suyu ile hazırlanan tarif de oldukça lezzetli .  Buyurunuz. 

Malzemeler  

1 su bardağı meyve suyu (Ben evde yaptığım mürdüm eriği kompostosunu kullanırım. Kompostonun içinde karanfil ve tarçın var. ) 2. Seçenek ise vişne suyu
 
1 şişe orta derecede kaliteli şarap

2 karanfil

1 kabuk tarçın

1 elma

1 portakal

1 limon  

İsterseniz 1-2 kaşık esmer şeker (Şekersiz hazırlandığında tadı oldukça buruk oluyor. ) 

Tarif çok pratik.  Eğer şeker kullanacaksanız, ilk olarak meyve suyunun içinde şekeri eritiyoruz. Meyveleri küçük küçük doğrayıp tüm malzemeleri karıştırıp ocağa koyuyoruz ve kaynatmadan (sadece ısıtarak)  altını kapatıyoruz.  

Eşliğinde de en sevdiklerimden Gogol Bordello-Alcohol  iyi gider.

Afiyet olsun.

28 Ocak 2015 Çarşamba

Sevgiliye-Peynir Hakkında-


Bu yazıyı, yemeğin üstüne ekmek ve peynir yediğim için benimle dalga geçen sevgili eşime ithaf ediyorum.
Araştırmalarım gösterdi ki, her şeyin bir sebebi var..  Özellikle 1. maddeyi vurgulayarak; Peynir hakkında öğrendiklerimi sizlerle paylaşmak isterim .
  1. Kolesterolü oldukça düşük olan peynir, hazmedilmesi kolay bir gıda olmasının yanında,diğer gıdaların da hazmedilmesini kolaylaştırıyor. Bu nedenle bazı ülkelerde yemekten sonra tüketiliyor.
  2. Her canlının sütünden peynir üretilebiliyor. Fransa'da bir çiftlikle anne sütünden Peynir üretiliyor. Besin değerinin oldukça yüksek olduğu bilinen bu peynirin ağızda fındık aroması etkisi yarattığı söyleniyor.
  3. Peynirden tutkal ve olgunlaştırılmış peynirden çimento yapılmıştır.
  4. Ayak kokusu gibi kokan peynir :Limburger peyniri çoğunlukla güçlü ve hoş olmayan kokusuyla ünlüdür. Bunun nedeni ise brevibacterium linens adlı bakteridir. Bu bakteri insan derisinde de bulunan ve kokuya neden olan bakteridir.
  5. Peynire eski toplumlarda da oldukça kıymet verilmiş. Mesela İngiltere’de ki büyük köylü isyanında “ekmek ve peynir” diyemeyenlerin kellesi gidermiş.
  6.  Kaliteli bir beyaz peynirin düz ve eşit kenarlı  bir kalıbı olmalıdır. Peynirin üzerinde  leke, kir olmamalıdır, rengi parlak bir beyazlıkta olmalıdır.( Kaşar vb. özellikli peynirler hariç)
  7. Peynir ağzın PH dengesini ayarlamaya yardımcı olup, dişlere de oldukça faydalıdır. Bu nedenle ağız kokusunu gidermekte oldukça etkilidir.  Özellikle şekerli gıdalar tükettikten sonra peynir yenmesi tavsiye edilir.
  8. Dünya'daki ilk peynir fabrikası  1815 ‘de İsviçre’de kurulmuş. Ama seri üretime ilk kez 1851 ‘de Amerika’da geçilmiş.
  9. Amerika'da Haziran ayının son haftası Peynir haftası imiş. Ama Dünya’da en çok peynir Yunanistan’da tüketiliyor. (Bir kişinin yıllık peynir  tüketimi ortalama 27.3 kg )
  10. Pizza Hut , Dünya'nın en çok peynir tüketen fast food zinciri.
  11. Dünya peynir üretimi, kahve, tütün, çay ve kakao üretimlerini toplamından daha fazla.
  12. İdeal bir peynir tabağında peynirlerin üçgen kesilmesi ve uçlarının dışa bakması gerekiyor. Peynir çeşitlerinin tadının yoğunluğuna göre de bir sıralama yapılması gerekiyor.

16 Ocak 2015 Cuma

Erkeklere Hediyeler

Karar vermek hep çok zor olmuştur. . Sevgili, arkadaş, baba, kardeş fark etmez. Erkeklere hediye almak hep karın ağrısı yaratır.  

Benim özel günlere bakış açım biraz farklı.  Özel günlerin her biri için fikirlerimi listelemeye çalışırken; mühendislik eğitimi almış olan beynim, beni bu basit listeyi bile bir excel tablosu haline dökmeye zorladı. Buyurunuz.

,

Gördüğünüz gibi, ben eşime yılda 2 kez hediye alıyorum: Doğum günü ve Babalar günü. Yılda 2 Kez hediye almama rağmen bu kadar zorlandığımı düşününce, yukarıdaki özel günlerin hemen hepsinde hediye alan hemcinslerime bir katkım olsun istedim.

En azından birkaç özel günü aşağıdaki fikirlerle kurtarabilirsiniz. Kolay gelsin.

Kim olduğunun önemi yok, eğer amacınız mesaj vermek değilse, romantik hediyelerden uzak durun. Onların kafası bizimki gibi çalışmıyor. Fonksiyonellik her şeyin temelinde onlar için. Fiyat-performans eğrisini asla göz ardı etmezler mesela.  Aşağıda size, büyük bölümü denenmiş ve onaylanmış örneklerden derlediğim, hediyelerin bir listesini sunuyorum. Tabii ki belli bir fiyat aralığında. 

Apple TV: I phonunuzda yaptığınız her şeyi TV ekranından görmeyi sağlayan bir aparat. İ Phone, i Pad, Mac Book gibi cihazların (Air Play özelliği olan) ekran görüntüsünü, TV’ye aynen aktarmak için kullanılıyor. Ancak unutmayın eğer işletim sistemi apple değilse, anlamsız bir hediye olur.

Dijital çerçeve: İçine bir de sizin de olduğunuz (ama çok abartmadan) fotoğrafları da yükleyip hediye ederseniz oldukça tezahürat alan bir hediye olduğunu söyleyebilirim.

Uzaktan kumandalı araba: Şaşırtıcı ama gerçek. Bunlarla oynamaktan zevk alıyorlar. Ancak burada esas olan, tek başına oynamak değil, arabaları yarıştırmak. Bu nedenle, arkadaşlarınızla anlaşıp, 3-4 kişi eşine/sevgilisine (yılbaşı, sevgililer günü gibi evrensel hediye alma günlerinde ) aynı hediyeyi alırsa, onlar arabaları yarıştırır. Siz de o andaki heyecanlarını görüp bir kez daha çocuk ruhları ile karşılaşmanın şaşkınlığını yaşarsınız. Kısa bir süre sonra sıkılacaklar muhtemelen . Artık çocuğunuza kalır.
 

Kişiye özel işlemeli gömlek: Birkaç yıl öncesine kadar, bu işi yapan terzi bulmak oldukça zordu. Ancak artık hemen hemen tüm terziler yapıyor. İsterseniz gömleği diktirip, yakasına, koluna ve ya cebine ,isminin baş harflerini yazdırabilirsiniz. Ya da hazır bir gömleğe işleme yaptırabilirsiniz. 

Kozmetik setleri: Body Shop, Yves Rocher ,Fresh Line, L'occitane gibi kozmetik mağazalarından , traş kremi, traş köpüğü vücut jelinden oluşan bir hediye paketi hazırlatabilirsiniz. 

Kalem seti: Eğer masa başı bir işi varsa, şık bir kalem seti, ya da fiyatına göre tek bir tükenmez kalem de güzel seçenekler arasında.


Yemek yapmaya ilgisi varsa Bir Jamie Oliver yemek kitabı da farklı bir hediye olabilir. 

Kahve sever kişiye; bir frenchpress+kahve+şık/eğlenceli bir kupa Seti’ne ne dersiniz. 

Alkol içer kişiye de shot bardağı seti oldukça eğlenceli bir tercih olur. Özellikle esprili ürünlerden tercih ederseniz, hediyeyi verdiğiniz partiye de renk katmış olursunuz.


Masaj aleti: Kulağa garip gelmekle birlikte kimseyi hayal kırıklığına uğratmayacak bir hediye olduğunu söyleyebilirim. Özellikle de 30 yaş üstü için .. 
Akıllı aktivite bilekliği : İçindeki çip ve hareket sensörü ile atılan adım sayısı , yakılan kalori miktarı uyku düzeni hakkında veri topluyorlar. Kalp ritmini ve kan basıncını ölçen modelleri de var.
 Eğer ilgisi varsa, gemi, motosiklet, uçak vs maketi de erkişinin oldukça ilgisini çekiyor. Hatta eğer eğilimi olduğunu düşünüyorsanız, bu tür maketlerin kendin yap versiyonlarını alıp, birlikte yapabilirsiniz.

Not: Parfüm,Kıyafet ,Kol düğmesi,CD setleri,Play Station,tuttuğu takıma ait bir eşya gibi seçenekler de klişe olmakla birlikte fena sayılmazlar..

12 Ocak 2015 Pazartesi

Moda Neden Kendini Tekrar Eder

Küçükken annemin gençlik fotoğraflarına bakmaya bayılırdım. İspanyol paça pantolonlar, kalın kemerler, kabarık etekler, deri ceketler, espadriller, kalın saç bantları, kalın gözlükler, zarf çantalar...

Modası geçti diye düşündüğüm tüm kıyafetler birer birer tekrar moda oldu ve hepsini ben de giydim. Moda  neden sürekli kendini tekrar eder ki..



Başlangıç olarak; Freud amcamıza göre; her konuda payı olan electra ve oedipus kompleksinin bu konuya da etkisi olduğunu belirtmeden geçemeyeceğim. Kendisi der ki : “ Modanın tekrarı temel olarak Oedipus ve Electra kompleksine dayanır. Küçükken hepimiz ebeveynlerimiz gibi görünmek isteriz ve gençlik çağlarımızda da (20 yıl kadar sonra ) onların tarzını kopyalarız. Dolayısıyla her trend 20 yıl sonra kendini tekrar edecektir. ….”


Ancak merakımı detaylıca gidermek için bu konuda yazılmış birkaç tez okudum. Hepsinin ortak noktası, moda kendini yenileyerek tekrar eder, asla bir önceki versiyonu ile birebir aynı haliyle tekrar ortaya çıkmaz.

Önce modanın nasıl oluştuğuna bakalım. Temel konu modacıların ilham kaynakları. Tasarımcılar, kendilerini güncel tutmak için geçmiş tarihli fotoğraflardan, sanat eserleri ve diğer görsel sanatlardan besleniyorlar. Özellikle popüler kültür üzerinde en büyük etkisi olanlar; filmler ve diziler. Bunun için, filmdeki karakterin, insanların kendisi ile özdeşleştirebileceği biri olması kilit nokta. En güzel örneği Breakfast at Tiffany's. 1961 yapımı film, " Her kadının gardrobunda siyah bir elbisesi olması gerektiği" fikrini moda tarihine kazımış. . E bir de 50 yıl sonraki jenerasyonun -bizim- bile hayran olacağımız Audrey Hepburn'in dişiliğini hayatımıza sokmuş. Ki aslında “tarz ”dediğimiz şeyin ta kendisi.


Buradan yola çıkarak, dönem dizileri, geçmişte yaşanan olayları konu alan filmler de modanın tekararına neden oluyor. Ünlülerin, eski bir trendi, kırmızı halıda giymesi de buna benzer bir örnek olarak verilebilir.

Bir de eskimeyen modalar var. Yani aslında kendini tekrar etmekten öte, hafızalardan hiç silinmeyen tarzlar.Hippilik gibi. 1960’larda sistemi protesto den gençlerin özgürlük, sevgi ,doğa gibi kavramlar üzerine temelini attığı felsefe akımı, peşinde kendi modasını da yarattı. Yırtık kotlar, püsküllü ayakkabı ve çantalar, kovboy çizmeleri desenli bol elbiseler, tayt ve pantolonlar, geniş şapkalar ,sandaletler,mkolyeler, halhallar, geniş şapkalar, kocaman güneş gözlükleri, saç bantları, süet ve püsküllü kıyafet, ayakkabı ve çantalar,  kovboy çizmeleri. Hemen her dönemin modasında kullanılan parçalar. Çünkü felsefesinde özgürlük yatan akımın, modası da özgür. Rahat ve salaş. Dolayısıyla vazgeçilmez.

Daha global bakacak olursak da, aslında her şeyin olduğu gibi, modanın da yönünü belirleyen sermaye. Endüstrinin izlediği yolu moda da izliyor. Deri sektörü atılım yaptığında kıyafetlerimizde deri parçalar görüyoruz. Ucuz ulaşılan hammaddeler, kıyafetlerde daha çok kullanılıyor. Modanın sabit kalması tekstil sektörünün durması anlamına geldiğinden modanın devamlı olarak değişmesi ve kendini yenilemesi gerek. Tasarımcıların üretkenliğinin de bir sonu var. Geriye dönmeden, var olan akımlardan faydalanmadan sıfırdan trend üretmek çok da kolay olmasa gerek..

11 Ocak 2015 Pazar

Motivasyon Konuşmacıları


Kişisel Gelişim hayatımıza girdikten sonra yeni sektörleri de beraberinde getirdi. Bugün, 'Motivasyon Konuşmacısı' diye bir mesleğin varlığı ile tanıştım. Aslında çok yabancı değil. Bankanın motivasyon toplantılarında, profesyonelce hazırlanmış metinleri ile sunum yapan konuklar olur, özellikle Banka’nın o dönemdeki vizyonu ve hedefleri ile paralel, oldukça sürükleyici ve eğlenceli stand-up gösterisi olarak adlandırabileceğim konuşmalar yapar ve etkinliğin sonunda da bankanın üst yönetimi ile birlikte planlanmış olan mesajı oldukça güçlü bir anlatımla vurgulayarak sahneden ayrılır. Ama nedense bunu hep,  bir etkinlik organizasyon vs olarak değerlendirmiştim. Biraz okuduktan sonra anlıyorum ki, aslında bu bir meslek. Bu konuda faaliyet gösteren şirketler, motivasyon konuşması eğitimi veren kurumlar var. Motivasyon konuşmacısı diye adlandırıldığına bakmayın. Satış,finans, kişisel gelişim, beden dili …belli başlı konuları. 

Alakasız bir not düşeceğim: Word otomatik düzeltmesi, 'Motivasyon'u isteklendirme olarak düzeltiyor. Hoşuma gitti. Dilimizi de düzgün kullanalım. 

Tahmin edersiniz ki, sektörün çıkış noktası Amerika. Endüstriyel hayatın gelişmesi ve ortalıkta dolaşan para, mutsuz insanlar yaratıyor. İnsanlar hırsları için belli tercihler yapıyor ve tercihlerinin peşinde mutsuz hayatlar yaşıyorlar.

Dünyanın en iyi ‘isteklendirme’ konuşmacısı olarak isim yapmış kişilerin başında Les Brown Geliyor. Kendi anlatımı ile hayat hikâyesini aşağıdaki linkte bulacaksınız. Ancak benim favorim  Zig Zigler ve Jim Rohn.(Kırmızı renkli konu başlıklarına çift tık :))
Servet Sahibi Olabilirsiniz :Jim Rohn; başarıyı nasıl yakaladığını anlattığı konuşmasından 2 anahtar:

1.Başarının peşinde siz koşmazsınız, başarının size gelmesi için gerekli olgunluğa kavuşursunuz.
2.Kâr her zaman ücretten daha tercih edilesidir.  

Yaşamınızı Gözden Geçirin  : Zig Ziglar’in ise sizin de kendiniz için uygulayabileceğiniz bir test ile başarıyı tanımlaması konuşmayı oldukça çekici kılıyor. 

Dünya'nın En iyi Motivasyon Konuşması : Ve bu da Dünyanın en iyi isteklendirme konuşması başlığı ile sunulan LES Brown sunumu. Sanırım verdiği mesajların yanında, enerjisi ve dinleyicinin dikkatini odaklaması  başarısının sırrı. Özellikle, “İstediğin şeyi elde edebilmek için, Asla Vazgeçme” mesajı verirken kendi hayat hikayesini kullanıyor.


Bence bu işteki en can alıcı nokta ; samimi ve gerçekçi olmak.

Benim isteklendirme konuşmaları ile ilgili temel sorunum, samimiyetlerine ne kadar güvenebileceğimden emin olamamam. Anlattıkları hikâyelerin gerçek olduğuna inandığım noktada, motive olmam daha kolay oluyor  sanırım.  Bu yüzden sizinle aşağıdaki 2 linki de paylaşıyorum. Bu işi meslek olarak yapmayan  ve ne acı hayatlarının son günlerini yaşayan 2 başarılı karakter. Olumsuzlukları şansa çevirmeyi bilmeleri en büyük başarıları.

Son Ders: Randy Pausch- ABD'li bilgisayar bilimleri profesörüdür. Ağustos 2006'da pankreas kanseri teşhisi konduktan kısa bir süre sonra hastalığın ölümcül bir durumda olduğunu öğrendi ve çocuklarına bir miras olarak bırakabileceği bir konuşmayı, içeren semineri bu amaçla verip bir de "The Last Lecture" Son Konuşmaadında kitap hazırladı. 25 Temmuz 2008'de ise hayata veda etti.

Steve Jobs Stanford Konuşması : Steve Jobs’un Stanford Üniversitesi mezuniyet töreninde yaptığı meşhur konuşma.Her ne kadar ölümü sonrası, biyografisinden okuyup öğrendiklerimizi çok sempatik bulmadık ise de, anlattıkları kayda değer. Tarzı oldukça yalın ve sistematik. Verdiği mesajlar samimi ve gerçekçi.




9 Ocak 2015 Cuma

İlk Öpüşme



İlk öpüşme hakkında hiç düşündünüz mü? Hayır, hayır kendi ilk öpüşmeniz değil. Yeryüzündeki ilk öpüşmeden bahsediyorum.

Ben hep ilk öpüşmenin  ilk çağlarda ve içgüdüsel olarak geliştiğini düşünmüştüm. Bir adamın karısını susturmaya çalışırken keşfettiğini öğrenmenin bende biraz hayal kırıklığı yarattığını itiraf etmeliyim...Ama bakın, kayıtlara geçen ilk öpücük nasıl vuku bulmuş:


"Milattan önce Roma’da yaşayan bir ayakkabıcının çok geveze bir karısı vardır. günün birinde, sabrı taşan adam yerinden fırlar ve susturmak için karısının dudaklarını kendi dudaklarıyla kapatır. hoşlarına gider keşfettikleri bu yakınlaşma ama yalancı tanrılara taptıkları gerekçesiyle tutuklanırlar çok geçmeden. Ayakkabıcı, yargılandığı mahkemede hayatın tadını anlamak için insanın mutlaka dudak dudağa öpüşmesi gerektiğini söyler. Hâkim, kendisi gibi yaşlı olan karısını öpse de bir tat alamaz ve ayakkabıcıyı yalancılıkla suçlar. Öpüşmenin mucidi, genç bir kızın dudaklarını önerince hâkimin karısının öfkesiyle karşılaşır ve en karanlık zindana atılır." (*)

Yine de öpüşmenin mahrem bir aksiyon olduğunu düşünürsek benim tezimin de gerçekleşmiş olma ihtimali hala var bence.Tarihe not düşülmemiş olabilir sadece..

(*) Kaynak: Ayçöreği ve Denizyıldızı, Sunay Akın s. 24